Kanto Yönetmeni Ensar Altay: “Yalnızlık artık bireysel değil, toplumsal bir mesele”

Belgesel sinemadan gelen ödüllü yönetmen Ensar Altay, ilk uzun metraj kurmaca filmi Kanto ile yalnızlık, hafıza ve aile ilişkileri üzerine düşündüren bir hikâye anlatıyor. Japonya’da “yalnız ölümler” olarak bilinen Kodokushi kavramından yola çıkan film, modern şehir hayatının insanları birbirinden nasıl uzaklaştırdığını sorguluyor. Biz de Bidolu Sinema olarak yönetmen Ensar Altay ile filmin çıkış noktasını, karakterlerin iç dünyasını ve Kanto’nun bugünün toplumuna dair hangi soruları gündeme getirdiğini konuştuk.

Kanto, belgesel geçmişinden gelen bir yönetmen olarak çektiğiniz ilk kurmaca film. Gerçek hayat gözleminin ağırlığı ile kurmaca anlatının özgürlüğü arasında nasıl bir denge kurdunuz?

Ben aslında belgesel ile kurmacayı sinemasal anlatı düzleminde çok keskin biçimde ayırmıyorum. Ama benim için asıl önemli olan şey hakikilik duygusuydu. Yani hayatın içinden gelen bir hissi, sahnelerde ve karakterlerde mümkün olduğunca korumaya çalıştık. Bu yaklaşım filmin atmosferini, karakterlerin davranışlarını ve oyuncuların performanslarını da ciddi biçimde etkilediğini düşünüyorum.

Filmin çıkış noktasının Japonyadaki Kodokushi kavramı olduğunu belirtiyorsunuz. Bu olguyu Türkiyeye uyarlarken sizi en çok şaşırtan ya da dönüştüren toplumsal karşılık ne oldu?

Coğrafyalar, yaşam biçimleri, sınırlar ya da hayata bakış biçimleri ne kadar farklı görünse de insanlar arasında aslında oldukça ürkütücü bir benzerlik olduğunu düşünüyorum. Özellikle bugün yalnızlığın artık bireysel bir durum olmaktan çıkıp trajik bir sosyal soruna dönüşmesi, artık herkesin sorunu. Dünyanın birçok yerinde insanlar zorunlu bir yalnızlığa doğru sürükleniyor. Aslında Kantoyu yapma heyecanımızı tetikleyen şey de buydu. Şehir yaşamının çoğu zaman farkında bile olmadan bizi birbirimizden uzaklaştırması… Ve bir noktada bununla kaçınılmaz bir şekilde yüzleşmek zorunda kalmamız.Hangi ülkede olursak olalım, seçtiğimizi sandığımız yaşam biçimleri bazen bizi aynı yerde, aynı yalnızlık duygusunda buluşturabiliyor. Bu da bana oldukça insani ama aynı zamanda biraz ürkütücü bir benzerlik olduğunu düşünüyorum.

Kanto” ismi çok katmanlı bir anlam taşıyor: Bir yandan Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte kadının kamusal görünürlüğünü temsil eden bir sanat formu, diğer yandan doğu ile batı arasında kalmışlık…Sizce bugün Türkiyede bu sıkışmışlık en çok hangi alanlarda hissediliyor?

Kanto aslında bugünkü yaşam biçimimizi tanımlayan doğru bir alegori bence. Türkiye’de hem toplumsal hem de kişisel iniş çıkışlarımızın büyük bir kısmında o doğu ile batı arasında sıkışıp kalmış ruh hâlini taşıdığımızı düşünüyorum. Bir yanda modernleşme arzusu var, bir yanda güçlü gelenekler var ve çoğu zaman. Bu ikisi bir şekilde ve aynı anda hayatın içinde var olmaya devam ediyor. Ben Kantoyu yaparken de biraz bu duygunun peşindeydim aslında. Keskin cevaplar vermekten çok, hayatımızda nasıl bir gerilim yarattığını anlamaya çalıştım. Çünkü Türkiye’de bu duygunun hem çok canlı hem de çok gerçek olduğunu düşünüyorum.

Film, klasik bir aile dramı gibi başlarken bir noktadan sonra daha mistik ve belirsiz bir arayış hikâyesine dönüşüyor. Bu anlatı kırılması, seyircinin konfor alanını bilinçli olarak sarsmak için mi tasarlandı?

Elbette. Zaten bu filmi yapmaktaki amacımız, yaşadığımız gündelik sorunlara, hatta biraz daha ileri gittiğimizde yıkıcı sonuçlara varabilen bazı gerilimlere birlikte yaşama kültürü üzerinden doğru sorular sormaktı. Yani mesele sadece bir hikâye anlatmak değil, o hikâye aracılığıyla bazı rahatsız edici ama gerekli soruları görünür kılabilmekti. Seyircinin konfor alanını bozmak bir yandan filmin duygusunun daha canlı ve daha yoğun yaşanmasını sağlıyor. Diğer yandan da gerçekliğe biraz daha yakından bakmamıza imkân veriyor. Werner Herzog’un sevdiğim bir sözü vardır: “Bazen gerçeğe ulaşmanın yolu, gerçekliğin içindeki tuhaflığı göstermekten geçer.” Bu yüzden filmdeki anlatı kırılması hem seyircinin algısını diri tutabilmek hem de bu soruların izleyiciye biraz daha provokatif bir biçimde ulaşabilmesi için yaptığımız bilinçli bir tercihti.

Saliha karakterinin kayboluşu fiziksel bir kayıp olmanın ötesinde, adeta bir hafızanın silinmesini de çağrıştırıyor. Bu karakteri daha çok bireysel bir hikâye olarak mı, yoksa bir kuşağın temsili olarak mı kurguladınız?

Sanırım sorunun içindeki tanım aslında cevabı da büyük ölçüde içeriyor. Evet, Saliha karakterini biraz da bir kuşağın temsili olarak düşündüm. Çünkü filmdeki kayboluş sadece fiziksel bir kayboluş değil; aynı zamanda bir hafızanın yavaş yavaş silinmesini de çağrıştırıyor. Filmin adının Kanto olması da bununla ilgili. Kanto bugün neredeyse unutulmuş, geçmişte kalmış bir sanat formu. Bu durum bana bazen yaşlılarımızla kurduğumuz ilişkiyi de hatırlatıyor. Hayat tecrübesi olan, birikimi olan insanların yavaş yavaş kenara itilmesi… Hatta bu yüzden filmde üçüncü kuşak olan Elif’in, kantoyu babaannesinin gösterdiği el hareketleri üzerinden yeniden üretmesi detayı var. Saliha o hareketleri gösterirken, huzursuz olan torun, yine de ve belki istemsiz o geleneği küçük bir jestle bile yaşamaya devam ediyor. Bir anlamda şunu söylemek istedim: Siz ne kadar hafızayı silmeye çalışsanız da, hatta bazen size uymayan hafızayı geride bırakmak isteseniz de, o geçmiş hayatın içinde varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Film boyunca bakım verme” meselesi özellikle Sude üzerinden görünür oluyor. Kadının aile içinde üstlendiği görünmeyen sorumlulukları tartışmak sizin için ne kadar merkeziydi?

Aslında mesele baştan “bakım verme” temasını merkeze koymak değildi. Daha çok kadının aile içinde nerede durduğu, nerede durmak istediği ve çoğu zaman nerede durmak zorunda kaldığı ile ilgiliydi. Yeni bir işe başlayarak kendi hayatını kurmaya çalışan bir ev kadını, kayınvalidesinin eve taşınmasıyla bütün dengesi altüst oluyor. Bir tarafta kendi hayatını kurma isteği var, diğer tarafta annesine bakılmasını bekleyen bir koca var. Başlangıçta Sude ile kaybolan yaşlı kadın Saliha arasında neredeyse bir nefret ilişkisi var. Birbirine tahammül edemeyen iki insan gibi görünüyorlar. Ama hikâye ilerledikçe Sude yavaş yavaş şunu fark ediyor: Saliha’nın aslında kendisinden başka hiç kimsesi yok. Hatta nefret bile olsa, Saliha’ya karşı tek duygu besleyen tek kişi belki de Sude. Bence burada ilginç olan şey şu: Modern dünyada özellikle şehir yaşamında insanlar birbirlerini yok sayma noktasında. Film bu görünmezliğin yarattığı boşlukla ilgili şunu söylüyor; Nefret edilmek yok sayılmaktan daha iyidir.

İlyas’ın bir veteriner olarak barınakta çalışması ve hayvanlarla kurduğu şefkatli ilişki dikkat çekici bir karşıtlık yaratıyor. Ailesiyle duygusal bağ kurmakta zorlanan bir karakterin sevgiyi başka canlılar üzerinden ifade edebilmesi, günümüz insanının yalnızlaşma biçimine dair bir şey söylüyor gibi. Bu hattı kurgularken aynı zamanda Türkiyede barınaklar ve sokaktaki hayvanların yaşam koşullarına dair bir farkındalık alanı açmayı da düşündünüz mü?

Yok aslında. Barınaklar ya da sokak hayvanlarının koşulları üzerinden doğrudan bir şey söyleme niyetimiz vardı dersem doğru olmaz. Bu hattı daha çok İlyas karakterinin iç dünyasından kurduk. Çünkü İlyas’ın içinde büyümemiş bir çocuk var. Kocaman bir adam, iki kızı var ama içinde kapanmamış bir yara taşıyor. Belki buna doğrudan sevgi açlığı demek yerine bir annesizlik duygusu demek daha doğru olur. Bu, annesinin onu sevmediği anlamında değil. Aksine, annesi hayatın koşulları gereği çalışmak ve ona bakmak zorundaydı; bu yüzden İlyas çocukken bir tür ihmal yaşadı. Ama çocuk zihni bunu başka türlü kaydediyor. Ve o eksiklik İlyas’ın içinde kalıcı bir yara bırakıyor. İlyas’ın bütün hayatını aslında biraz bunun üzerine kurmaya çalıştık. Hep annesini bekleyen, o sevgiyi bir yerlerde yeniden bulmaya çalışan bir karakter. Hayvanlarla kurduğu ilişki de bu yönüyle ortaya çıkıyor. Onlara gösterdiği şefkat, bir anlamda kendi içindeki o boşluğu doldurma çabası. Ama ne yaparsa yapsın o boşluk tam anlamıyla dolmuyor. Sonuçta bir insanın içindeki anne sevgisinin yerini başka hiçbir şey tam olarak dolduramaz malumunuz.

İlk uzun metrajınızı tamamladıktan sonra geriye dönüp baktığınızda Kanto sizin için neleri ifade ediyor? Bundan sonraki projelerinizde nasıl bir yön izlemeyi planlıyorsunuz?

İyi ki yaptım dediğim bir film oldu. Çok zor bir süreçti. Hatta zaman zaman ciddi krizlerle de yüzleşmek zorunda kaldık. Her ne kadar belgesel tecrübemiz olsa da kurmaca film bambaşka dinamikleri olan bir süreç. Çok farklı sorunlarla baş etmek zorundasınız. Ama bildiğiniz gibi, yaptığınız her işten bir şeyler öğrenerek çıkarsınız. Kanto da benim için hem sinemasal anlatım açısından hem de üretim sürecinin parçalarını görmek açısından oldukça öğretici oldu. Kişisel olarak şunu söyleyebilirim: Kantoda kendimce bir ses, bir dil aramaya çalıştım. En azından o sesin nerede durduğunu keşfetmek açısından benim için çok önemli bir deneyim oldu. Şu anda da Nazar üzerine bir film üzerinde çalışıyorum. Amacım, Kantoda edindiğim deneyimlerin üzerine yeni şeyler ekleyerek bunu bir sonraki filme taşıyabilmek. Yani bir anlamda bu yolculuğu, öğrendiklerimi de yanımda alarak devam ettirmeye çalışıyorum.

Kanto, bir aile hikâyesinin ötesinde modern hayatın yarattığı yalnızlık, kuşaklar arası kopuş ve hafızanın silinmesi üzerine sorular soran bir film. Yönetmen Ensar Altay, ilk kurmaca filminde kesin cevaplar vermekten çok izleyiciyi düşünmeye davet eden bir anlatı kuruyor. Bidolusinema olarak sorularımızı yanıtlayan Ensar Altay’a teşekkür ediyor, Kanto’nun sinema yolculuğunu ilgiyle takip ediyoruz.

Röportaj: Aslıhan Saraçoğlu

Vinkmag ad

Read Previous

32. İFSAK Kısa Film Festivali Başlıyor

Read Next

GELİN! (The Bride!) Aslıhan Saraçoğlu Yazdı

Most Popular