Gülper Ergün, Uluslararası Gastronomi Film Festivali’ni anlattı

Bu sene 5-6-7 Haziran’da Çeşme Altın Yunus Otel’de gerçekleşecek Uluslararası Gastronomi Film Festivali Kurucu Direktörü Gülper Ergün ile festival öncesi konuştuk.

Gastronomi ve sinemayı bir araya getirme fikri nasıl doğdu? Sizce sinema, yemek kültürünün hangi derinliklerini izleyiciye daha iyi aktarıyor?
Bazı şeyleri yazıyla anlatabilirsiniz, bazılarını fotoğrafla. Bazı duygular vardır ki yalnızca hareket eden bir görüntünün içinde gerçek karşılığını bulur. Gastronomiyle sinemayı bir araya getirme fikri biraz da buradan doğdu. Çünkü yemek dediğimiz şey aslında çok sinematografik bir alan. Buharı, sesi, ritmi, bekleyişi, paylaşımı. Bir mutfakta hayatın kendisi akıyor.
Ben ve ekibim uzun yıllardır gastronominin içindeyiz ve şunu fark ettik: İnsanlar çoğu zaman tabağı görüyor ama o tabağa gelene kadar yaşanan hikâyeyi görmüyor. Oysa bazen bir domatesin peşinde bir coğrafya, bazen bir tarifin içinde kuşaklar boyunca taşınmış bir hafıza oluyor. Sinema tam da bu görünmeyen alanı görünür kılıyor.
Bizim için sofranın etrafındaki sessizlik bile bazen uzun bir diyalogdan çok daha fazla şey anlatabiliyor.


Festival programını oluştururken filmlerde aradığınız temel özellikler neler?
Öncelikle samimiyet arıyoruz. Çünkü bugün teknik olarak çok güçlü ama insanın içinde iz bırakmayan pek çok işle karşılaşıyoruz. Oysa bizce iyi bir film yalnızca iyi çekilmiş bir film değildir; insanın dikkatini değiştirebilen filmdir.
Bizi etkileyen işler genellikle hayatın içinden çıkan hikâyeler oluyor. Bir üreticinin ellerine, bir mutfağın ritmine, gündelik hayatın küçük ayrıntılarına dikkatle bakabilen filmler. Bizim için iyi gastronomi sineması aslında yemek filmi değildir. İnsanı anlatır aynı zamanda.
Bir filmin bana yeni bir bilgi vermesinden çok, yeni bir dikkat kazandırmasını önemsiyoruz. Çünkü kültür dediğimiz şey biraz da bakmayı öğrenmekle ilgili.


Gastronomi filmlerinin farklı toplumlar arasında bir “diplomasi” aracı olduğunu düşünüyor musunuz? Festival bu anlamda nasıl bir misyon üstleniyor?
Kesinlikle. Hatta bazen sanatın ve gastronominin kurduğu bağın, resmi ilişkilerden çok daha güçlü olduğunu düşünüyoruz. Çünkü insanlar önce birbirlerinin hikâyelerine temas ediyor.
Bir ülkeyi anlamanın en kısa yollarından biri mutfağına bakmak aslında. Ne saklıyorlar, neyi paylaşmayı seviyorlar, hangi tatlarla büyüyorlar? Bunların hepsi kültürel kodlar taşıyor.
Festivalin misyonu da burada başlıyor. Biz ülkeleri yalnızca temsil eden değil, birbirini gerçekten duyan hikâyeleri aynı alanda buluşturmaya çalışıyoruz. Bir Japon belgeseliyle Anadolu’daki bir üreticinin hikâyesi arasında hiç beklenmedik duygusal bağlar kurulabiliyor. Bizce sinemanın en büyülü tarafı bu.

Festivali bu yıl Londra’ya taşıma kararınızın arkasındaki motivasyon neydi? Londra’daki izleyicinin festivale yaklaşımı nasıldı?
Londra, festivali “taşıdığımız” bir duraktan çok, yılın farklı dönemlerine yayılan uluslararası edisyon yapımızın ilk önemli adımlarından biriydi. Biz festivali tek bir şehirde ve tek bir tarihte yaşayan bir yapı olarak değil; farklı coğrafyalarla temas eden canlı bir kültürel platform olarak düşünüyoruz. Londra bizim için bilinçli bir seçimdi. Çünkü Londra bugün dünyanın en hareketli kültürel geçiş alanlarından biri. Farklı mutfakların, göç hikâyelerinin ve yeni kimliklerin sürekli birbirine temas ettiği bir şehir.
Bizim için önemli olan, Anadolu mutfağını yalnızca korunması gereken nostaljik bir miras gibi anlatmak değil. Aksine; göçle, yeni kuşaklarla ve farklı kültürlerle temas ettikçe dönüşen canlı bir hafıza olduğunu göstermek istedik. Bugün Londra’da genç şeflerin ellerinde yeniden yorumlanan Anadolu mutfağı, aslında geçmişini kaybetmeden bugünün dünyasıyla konuşmaya devam ediyor. Biz biraz da bu dönüşümün izini sürdük.
İzleyicinin yaklaşımı ise son derece içten ve merak doluydu. Özellikle etkinlik bitmesine rağmen insanların salondan hemen ayrılmaması, sohbetlerin uzun süre devam etmesi bizi çok etkiledi. Bir filmin ardından kendi çocukluk tatlarını anlatmaya başlamaları, başka coğrafyalarla beklenmedik bağlar kurmaları, hafızalarındaki sofraları paylaşmaları… O anda şunu hissettik: Gastronomi gerçekten insanların birbirini en hızlı anlayabildiği ortak dillerden biri.


Londra’daki etkinlikte Türk mutfağının ve sinemasının tanıtımı açısından nasıl bir geri dönüş aldınız? Yerel halkın ilgisi beklentilerinizi karşıladı mı?
Ekip olarak Londra edisyonunda bizi en çok heyecanlandıran şeylerden biri, insanların Türkiye ve Anadolu’ya klişelerin dışından yaklaşmaya başlamasıydı. Çünkü çoğu zaman mutfaklar yalnızca lezzet ya da “egzotik deneyim” üzerinden anlatılıyor. Biz ise tabağın kendisinden çok, o tabağın taşıdığı hikâyeye odaklandık.
Filmlerden sonra konuşulan şey sadece yemekler olmadı; tariflerin arkasındaki insanlar, göç hikâyeleri, aile hafızası, üretim biçimleri ve kültürel aktarım oldu. İzleyicilerin kendi geçmişlerinden örnekler vererek bu anlatılarla bağ kurması bizi çok etkiledi.
Çünkü bizim amacımız Anadolu mutfağını bir vitrin nesnesi gibi sunmak değil; yaşayan, dönüşen ve insanlarla birlikte nefes alan bir kültür olarak anlatabilmekti. Yerel halkın ilgisi de bu anlamda çok kıymetliydi. Özellikle genç izleyicilerin gastronomiyi yalnızca bir tüketim alanı değil; kimlik, aidiyet ve hafıza meselesi olarak tartışması, doğru bir yerden temas kurabildiğimizi hissettirdi.

Bir festivali uluslararası bir metropolde organize etmenin en büyük zorluğu ve sizin için en unutulmaz anı neydi?
Uluslararası bir şehirde kültürel bir organizasyon yapmak yalnızca iyi bir program çıkarmakla ilgili değil; aynı zamanda bir ruh taşıyabilmekle ilgili. En büyük zorluklardan biri de buydu sanırım. Çünkü büyük şehirlerde her şey çok hızlı ilerliyor. Takvimler, teknik detaylar, yetişmesi gereken işler… Bazen üretimin neden başladığını unutma riski oluşabiliyor.
Ama sonra öyle anlar yaşanıyor ki bütün yorgunluk anlam değiştiriyor. Londra edisyonunda beni en çok etkileyen şeylerden biri, etkinlik bittikten sonra insanların salondan çıkmak yerine birbirleriyle konuşmaya devam etmesiydi. Farklı ülkelerden insanlar aynı masa etrafında çocukluklarında yedikleri yemekleri, aile sofralarını, anneannelerini anlatmaya başladı. Bir anda etkinlik duygusu ortadan kalktı; geriye sadece insan hikâyeleri kaldı.
Sanırım benim için en unutulmaz an buydu. Çünkü o an şunu çok güçlü hissettim: Gastronomi aslında insanları aynı dilde buluşturabilen çok derin bir hafıza alanı. Sinema ise o hafızayı birbirine görünür kılabiliyor. Bizim kurmaya çalıştığımız şey de tam olarak bu zaten; geçici bir organizasyon değil, gerçek bir kültürel miras.

Londra başarısından sonra festivali başka hangi dünya şehirlerine taşımayı planlıyorsunuz?
Şu an farklı şehirler üzerine çalışıyoruz ama bizim için önemli olan sadece “yeni bir şehir eklemek” değil. Şehirlerle gerçek bir ilişki kurabilmek.
Barselona, Roma ve Amsterdam gibi şehirler üzerinde düşünüyoruz. Bu şehirlerin de güçlü gastronomik hafızaları ve çok katmanlı kültürel yapıları var.
Bir yandan Anadolu içindeki yolculuğumuz da devam ediyor. Kars gibi şehirler bizim için en az Londra kadar heyecan verici. Çünkü bazen dünyanın en güçlü hikâyeleri büyük metropollerde değil, zamanı başka türlü taşıyan coğrafyalarda saklı oluyor.
Gastronomi dünyasının en önemli gündemi olan sürdürülebilirlik ve “sıfır atık” kavramları festivalin gelecekteki seçkilerinde nasıl bir yer tutacak?
Bence önümüzdeki yıllarda gastronomi sineması yalnızca yemek kültürünü anlatan bir alan olmaktan çıkacak; gıdanın geleceğini, üretim etiğini ve insanın doğayla kurduğu ilişkiyi tartıştığımız çok daha büyük bir anlatı alanına dönüşecek. Çünkü artık sadece tabağa bakmıyoruz; toprağa, emeğe, suya ve üretimin sürdürülebilir olup olmadığına da bakıyoruz.
İklim krizi, kaybolan yerel üretim biçimleri, gıda adaleti ve tüketim alışkanlıklarımızın dönüşümü bugün yalnızca tarım politikalarının değil, kültürel üretimin de önemli meseleleri haline geldi. Sinema ise bu meseleleri insan hikâyeleri üzerinden görünür kılabilen çok güçlü bir araç.
Ama bizim için burada en önemli şey, bu konuları sloganlaştırmadan anlatabilmek. Seyirciye ne düşüneceğini söyleyen değil, onu bir hikâyenin içine davet eden işler daha kalıcı oluyor. Çünkü bazen bir çiftçinin sessizliği, bazen toprağa değen bir el ya da boş kalan bir üretim alanı; uzun açıklamalardan çok daha güçlü bir etki bırakabiliyor.


Gastronomi temalı işler üretmek isteyen genç yönetmenlere ve bu alana ilgi duyan içerik üreticilerine neler tavsiye edersiniz?
Öncelikle gerçekten merak etmelerini tavsiye ederim. Çünkü iyi hikâyeler çoğu zaman çok büyük olayların içinde değil, gündelik hayatın en sıradan görünen anlarında saklı oluyor. Bir pazarın sabah sessizliğinde, yıllardır aynı yemeği yapan bir elde, eski bir mutfakta ya da kuşaktan kuşağa aktarılan küçük bir tarifte… Eğer dikkatle bakarsanız, orada çok güçlü bir sinema dili olduğunu görüyorsunuz.
Bugün genç üreticiler için en büyük avantajlardan biri de anlatı araçlarının daha erişilebilir hale gelmesi. Artık hikâye anlatmak için kusursuz şartlara sahip olmayı beklemek gerekmiyor. Bazen bir telefon kamerasıyla çekilmiş samimi bir anlatı, büyük prodüksiyonlardan çok daha fazla iz bırakabiliyor. Çünkü seyirci artık yalnızca estetik görmek istemiyor; gerçek bir his arıyor.
Teknik elbette önemli ama bence asıl belirleyici olan şey bakış biçimi. Dünyaya nasıl baktığınız, neyi fark ettiğiniz ve bir hikâyeye ne kadar dürüst yaklaştığınız… Çünkü insanlar en çok, gerçekten hissedilmiş anlatılarla bağ kuruyor.

Vinkmag ad

Read Previous

Reis Çelik’in Kör Gece Filmi Şanghay’da Dünya prömiyerini yapıyor

Most Popular